Kısa Hikaye

Zehir

Büyük şehirlerden birinde, “Melek” isimli bir kadın yaşardı. Melek, geceleri hiç uyumaz, ölümünü düşünürdü.  Evinde bir yas havası vardı. Daima siyah giyer, renkli kıyafetlerinin içinde kendini rahatsız hissederdi. Görünürde matemde olması için bir sebep yoktu.

“Ben neden böyleyim?” diye düşünür, cevap bulamazdı. Bir gece, üzüntüden öyle çok gözyaşı döktü ki, uykuyla uyanıklık arasında bir yerde, yaşlı bir peri onu duydu. Sıcak, şefkatli sesiyle Melek’in kulağına fısıldadı:

“Melek! Işık kazanına gitmelisin.  Cevapları orada bulacaksın ama denizi yürüyerek geçmen gerekiyor.”

Yaşlı peri, Melek’e bir demet adaçayı uzattı.

“Al bu demeti. Başın sıkıştığında küçük bir parça kopar, çiğne ve yut. Unutma, gizli bir kapıdan girip, yolun sonuna kadar gittiğinde, artık aynı kişi olmazsın.”

Melek, uçsuz bucaksız bir denizin üstünde yürümeye başladı.

Bastıran sis, önünü görmesini güçleştiriyordu. Korktu. Denizin üstüne oturdu, dizlerini karnına çekti, kollarıyla bacaklarına sarıldı.

“Ya su yılanları ayağıma dolanırsa… Ya köpek balıkları beni parçalarsa… Ya açık denizde ölürsem...”

Yaşlı perinin sesi duyuldu:

“Melek ayağa kalk! Unutma, gizli bir kapıdan girip, yolun sonuna kadar gittiğinde artık aynı kişi olmazsın.”

Melek ayağa kalktı, denizin üstünde yürümeye devam etti. Kafasındaki sesleri duymamak için, yüksek sesle şarkı söylemeye başladı.

 

Kalbinde ışığın saklı!

Örtüleri kalkmalı.

Sevmektir yaşamın amacı,

Herkes mutlu olmalı.

 

Sis dağılır gibi oldu, yeniden bastırdı. Uzaktan, iyi göremediği biri emretti:

 

“Susun!”

 

Sesler sustu. Yaşlı ve çirkin bir cadı, Melek’e doğru yaklaştı. Siyah ve gri tonlardan oluşan elbiseleri üst üste giymişti. Bu kıyafetler onu olduğundan daha şişman ve ürkütücü gösteriyordu. Cadı, rahatsız edici ve kibirli sesiyle konuşmaya başladı:

 

“Dur yolcu! Dediler ki, ışık kazanına gidermişsin. Yol tehlikelerle dolu, bilmez misin?”

 

“Bilirim ama yola devam etmek isterim.”

 

“Sesleri susturmak ustalık ister, beceremezsin. Güvende olmak istemez misin? Sana evine geri dön derim.”

 

“Eve dönemem.”

 

“O zaman seslerin içinden geçeceksin.”

 

Uğultu yeniden yükseldi. Yaşlı cadı, sesleri bir orkestra şefi gibi yönetmeye başladı. Kadın, adaçayından bir parça kopardı, ağzına attı. Tadı acıydı ama ısırıp yuttu.  Seslere rağmen hızlıca yürümeye devam etti.

 

“Ayağıma yılanlar dolanmasa bari” , diye geçirdi aklından. Yılan ordusu göründü. Yılanlar küçük ama sayıca çok fazlaydı. Ortamı garip bir koku kapladı. Küflü ve ekşi.

 

Kimi siyah, kimi beyaz, kimi de rengârenkti yılanların.

 

Yılanların başı, üzerine siyah bir kaftan giymişti. Hem yılan, hem insan gibiydi.

 

“Sen mi yürüyeceksin bu yolları? Cılız yürekli, teneke tabanlı, iskelet yaradılışlı, zavallı insancık!  Ölümden korkmaz mısın? Zehrim çok kuvvetlidir.”

 

“Zehirden korkmam, adaçayı beni korur.”

 

“İnsancık! İnancının zayıf sesini duyuyorum. Karanlığını, ışıkla örtememişsin henüz. O kazan yutar seni, yanarsın.”

 

“Yolumdan çekil.”

 

Sesler yeniden yükseldi.

 

“Yılanlar her tarafını sokacak. Korkmuyor musun? Geri dön. Eve geri dön. Seni boğarak öldürecekler. Yüzlerce yılan, canın çok acıyacak. Dayanamazsın. Geri dön. Eve geri dön.”

 

Melek durdu. Korkmuştu.

 

“Yılanların başı” , kadına bakarken eğleniyordu. Gülmekten iki büklüm olmuştu.

 

Yılanlar Melek’in ayaklarından yukarı doğru çıkmaya başladı. Bacaklarına yüzlerce iğne batıyordu. Bedeni uyuşmaya, hissizleşmeye başladı. Yapış yapış, sümüksü bir tabaka kapladı

her yerini.

 

Kadın, yılanlar kollarına yaklaşmışken, adaçayından bir parça daha kopardı, ısırıp yuttu.

 

Yılanlar kadının boynuna kadar çıktı. Melek artık nefes almakta zorlanıyordu, son dakikalarını yaşadığını düşündü.

 

“Yazmak için doğmuştum. İz bırakmadan geçtim dünyadan.”

 

Melek, öleceğini düşünürken, bedeni yılanlardan görünmez olmuşken; denizin ortasında yaşlı peri göründü. Yanında, yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğu oturuyordu. İki yandan örgülü saçları, çiçekli pembe elbisesiyle masal kahramanlarına benziyordu.

 

Gümüş saçlı, okyanus gözlü, orman kokulu peri; ışık saçarak Melek’in kalbini ferahlattı…Yılanlar ışığa dayanamadı. Melek’in bedenini terk etmeye başladılar.

Atların çektiği kızak kadına doğru yaklaştı. Boynundaki yılanlardan kurtulan Melek, artık daha rahat nefes almaya başlamıştı. Yılanlar geri çekildi, sesler sustu. Peri, kadını kızağa aldı. Atlar denizin üstünde koşmaya başladı. Kızak, karşıda görünen adaya doğru gidiyordu.

Melek, perinin yanında oturan çocuğu tanımıştı. Atlar kızağı kıyıya doğru çekerken çocuk sevinçliydi. Adaya yanaştılar. Küçük kız atlara saman ve su verdi, başlarını okşadı. Kadın çocuğun sevgi dolu davranışları karşısında, içini kavuran ağlama isteğine karşı koyamadı.

 

Orman kokulu peri, Melek’e şefkatle baktı:

 

“Işık kazanında, biz çocukların çağrısını yanıtsız bırakmayız. Çocuğa sahip çık. O olmadan bu hikâyeyi tamamlayamazsın.”

 

Melek’in gözyaşları kalbini temizliyordu. Küçük kızın elinden tuttu. Yaşlı peri, denizin üstünde gözden kayboluncaya kadar arkasından baktılar. Çocuk, küçük elleriyle kadının yüzünü okşadı.

 

“Babamı bağışlıyorum. Annemi bağışlıyorum. Oyun oynamama izin ver. Beraber çok eğleneceğiz.”

Nazlı Akın 

 

 

Melek, çocuğu kucakladı. Kendini bağışladı.