Dram

SANKİ SON GÜNÜM

SANKİ SON GÜNÜM

Kumsal

Yaşadığım onca yıl, nefes aldığım her dakika bana ihanet ediyordu sanki. Uzandığım koltuk, hatta başımı koyduğum Elifsu'nun dizi bile yavaş yavaş altımdan çekiliyor, beni terk ediyordu.

Elimi tutan elini daha çok sıktığımda bana usulca "şşh" diyip, diğer eliyle saçımı okşamaya devam eden Elifsu'nun bile varlığını unutmuş, zaten birkaç gün sonra tamamen terk edeceğim bu dünyadan silinmiştim bir süreliğine.

"Tanrı.." dedim pürüzlü çıkan sesimle. "Beni hep cezalandırıyor. Ama bu en ağırıydı."

"Öyle deme Kumsal." yüzüme doğru eğilip gülümsedi. "Bazen bu bir ödüldür."Yaşamın

Usulca kafamı dizinden kaldırdım. "Anneme söz vermiştim. Babamın bize yaşatmadığı bu hayatı yaşayacaktım. Olmadı Elifsu."

Bir süre karşıdaki duvara daldı Elifsu. Sonra buruk bir gülümseme belirdi dudaklarında. "Birlikte yurtdışına gittiğimizi hatırlıyor musun? Sen, ben, Yankı ve Rüzgar." Gözleri dolmuş ve aniden bana sarılmıştı, şimdi sakinleştirme sırası bendeydi.

"Rüzgar'dan sonra... Seni de mi kaybedeceğim?" Hıçkırığı göğsüme çarptığında, daha yeni kurumaya başlamış olan gözlerim sulandı.

Rüzgar'ın kaybı üçümüzde de hâlâ taze bir yarayken bir de ben mi üzecektim onları? En azından, Elifsu'yu...

Yankı ile pek yakın değildik. Bunu canımdan çok istememe rağmen asla olamadık. O sadece en iyi arkadaşımın, sevgilisinin kardeşiydi. Ben, O'nun için bu kadar bile değildim belki.

"Yankı'nın yanına git." dedi Elifsu benden ayrılarak. "Ondan ilk ve son defa aşk iste Kumsal. En azından..." sanki incitmekten korkar gibi baktı bana.

Sanki ruhum kırılgan bir cammış da, kırılınca bütün parçaları bedenime batacakmış gibi sözlerini esirgerdi.

"En azından son günümü mutlu yaşayayım, değil mi?" onun sözünü tamamlayınca kafasını eğdi. Koltuğun üzerinde dizlerimi kendime çektim.

"Bana acımasını istemiyorum. Söz ver bana Elifsu, Yankı bilmeyecek." serçe parmağımı ona uzattım. O da zor da olsa gülümseyerek kendi parmağını benimkine doladı.

"Söz." elimi dudağına götürerek serçe parmağıma bir öpücük kondurdu.

Yemin ederim ki haykırarak ağlamak istiyordum. Hayat kimseye acımıyordu elbette ama bütün kötülüklerini benden esirgemiyordu.

"Cennetin çocukları Kumsal," ayağa kalkarak önümde diz çöktü. "Tanrı onları çabucak yanına alarak dünyada daha fazla acı çekmesine engel olmak ister. Tıpkı Rüzgar gibi, senin gibi." ona, onun deyimiyle 'kusursuz gülümsememi' bahşettim. Bu durumda bile mutlu olmam için elimden geleni yapıyordu.

"Yankı'ya söyleme, ama ondan rica et. Evet, senin onu sevdiğini biliyor ve bu yüzden onun yüzüne bakamıyorsun, ama rica edersen bir kez olsun seninle konuşabilir. Ona duygularından bahset, böyle kalmasın." Haklıydı. En azından onunla konuştuktan sonra içimde huzursuzluk kalmayacaktı.

Ayağa kalkarak odamdaki masaya oturdum. Kağıdı ve kalemi önüme çekerek yazmaya başladım. "Ölmeden önce yapılacaklar listesi...
Not: Hepsi 3 gün içinde tamamlanmalı."

"Neler var listede?" yanıma gelip kafasını eğerek baktı.

"Balık tut, kampa git ve yıldızların altında uyu, yetimhaneye bağış yap,
güneşin doğuşunu izle, Elifsu'ya sarılarak uyu, sadece Yankı ile bir gün geçir..."

"Bugün balığa gidebiliriz. Sonra da bahçeye çadır kurar, sanki kamptaymışız gibi tuttuğumuz balıkları yeriz. Gece de sarılarak ve yıldızlara bakarak uyuruz meleğim."

Ellerimi sevinçle çırptım ve Elifsu'ya sarıldım. "Son bir haftadır kampa gitmek hakkında konuşuyorduk ama bir türlü gidememiştik. Bugüne nasipmiş." diyerek omzumu silktim.

Bir süre sonra gerekli malzemeler ile birlikte arabamızda bulmuştuk kendimizi. Yaşadığımız yer göle çok uzak değildi. Birkaç kez buraya gelmiş ve balık tutmuştuk. Ve sonra burada piknik yaparak yemiştik.

Balık tutma konusunda çok iyi olduğum söylenemezdi ve her zaman Elifsu'dan otlanırdım. Bu işi eğlenceli yapan kısımdı.

Elifsu ise bu işi ustasından, yani Rüzgar'dan öğrendiği için iyi becerirdi...

Rüzgar'ı bir araba kazasında kaybetmiştik. Elifsu kendini suçluyordu çünkü o sırada, arabayı o kullanıyormuş. Ve o günden sonra Elifsu hiç araba kullanmadı. Yavaş sürmemden şikayetçi olsa da oturmadı şöför koltuğuna. Her seferinde de "Böylesi daha güvenli zaten." diyip konuyu kapatıyordu.

Göle geldiğimizde sandalyeleri koyup oltaları hazırladık. Öğlen saatleriydi, hafiften rüzgar esiyordu ve üşümüştüm ama hiç önemli değildi şu anda.

Elifsu'nun yüz ifadesi ciddiyet doluydu. Yemi oltaya takarken başka hiçbir şey dikkatini çekmiyordu.

***


Oltayı göle atalı uzun bir zaman geçmişti ve bu zaman zarfında Elifsu ile geçmişle ilgili sohbet etmiştik.

Bir zamanlar, aynı kişiye aşık olduğumuz için mecburen tanıştığımızı ama sonra en yakın arkadaş oluşmuzu...

Gülerek bana baktı.

"Demir'e teşekkür etmeliyiz." Başımı salladım.

"O da bize etmeli." dedim çünkü bizimle flört ederek imkansız aşkını kıskandırmış ve tavlamıştı.

Derin bir nefes alıp verdi Elifsu. Sıcak nefesi soğuk rüzgarla karışınca ağzından duman çıkmıştı.

"Ergenlik işte." deyip önüne döndü. Yüzüme doğru esen rüzgarla titreyince tekrar yüzü bana döndü. "Üşüdün mü?" Henüz buradan gitmek istemiyordum çünkü ikimiz de tek bir balık bile yakalayamamıştık ama üzerime ceket almayı unutmuştum ve donmak üzereydim.

Hayat bana ölmeden önce sonbaharın güzel havasını gösterdiği için mutluydum. Ekim bitmek üzereydi henüz ve ben de bir yaprak gibi kopacaktım hayattan.

Eşyalarımızı toparlamış, arabayı çalıştırmadan önce ısınmaya çalışıyordum. Listede balık tutmaya bir çarpı atacaktım...

Yolda giderken Balık Hali'ne uğramıştık. Çünkü Elifsu biliyordu elimiz boş döndüğümüz için üzüldüğümü.

"Vay canına Kumsal. Bu işte baya yeteneklisin, Bu balıkların hepsini sen mi tuttun?" Kocaman gülümsemesini sunmuştu.

Doktorun dedikleri ve raporda yazanlar aklımızdan hiç çıkmıyordu ve biz bu sabahtan beri sıra ile birbirimizi güldürüp, her şeyi unutturmaya çalışıyorduk.

Gülüşüne karşılık ben de gülmüştüm.

"Akşam tıka basa yiyelim diye."

Yarı sessiz yarı neşeli bir yolculuğun ardından küçük evimize gelmiştik. Koşarak bodrum kata inmiştim. Arabada anlaştığımız gibi Elifsu ateş yakıp balıkları pişirecek, ben de çadırı kuracaktım.

Yemeklerimizi yemiş, evden getirdiğimiz battaniyelere sarılmış yanan ateşi seyrediyorduk. Zamanda gerisingeriye adım atmak mümkün olsaydı hiç durmaz koşardım. Ne kadar berbat da olsa insanın hayatı değerliydi işte. Hele ki bir de hayatın yerine koyduğun kişi sana çok yakın, ama bir o kadar da uzaksa, bir şeyleri iyi ya da kötü bir yola sokmadan gitmek istemiyorsunuz.

Yankı ile konuşacaktım. Aşkımı reddetse de içim rahat olacaktı. Zaten kabul etse neye yarardı ki. Ondan sadece bir gün isteyecektim. Hiç yapmadığı şeyi yapıp bir gününü bana ayırmasını. Umuyorum ki vaktim buna yeterdi. Bir kere olsun onu sevgilim olarak hissetmek, sevgilisi kadar yakın olmak istiyordum ona. Zaten daha sonra beni bir daha görmeyecekti.

Gece uzundu, bugün Elifsu'ya veda edecektim, yarın tüm dünyaya. Diğer gün ise benim dünyama, Yankı'ya.

Sanslıysam onun yanında, huzurla verirdim son nefesimi. Beni kollarına kabul ederse eğer, 'Neden beni sevmedin?' diye sormazdım bile.

"Ben gidince.." diye söze başladım. Bacaklarımı kendime çekmiştim. Çenem de dizlerimdeydi. "Ben gidince Elifsu, yalnız kalma. Yankı'nın yanına git. O da abisini kaybetti. Seni en iyi o anlar, birbirinize destek olun." başını omzuma koydu. Kısık sesiyle "Düşünme bunları şimdi." dedi.

"Örümceklerden korkma seni yiyecek kadar büyük değiller, çünkü yanında onları senden uzaklaştıracak kimse olmayacak." onu dinlememiştim.

"Kumsal." uyarır gibi çıkan sesine aldırış etmemiştim. "Dışardan yemek sipariş verme çok sağlıksız, internetten tariflerine bakarak yap, başaracağına eminim."

"Kış geliyor, gece pencereleri kapatmayı unutma, sıkı giyin tamam mi benim yavru ayıcığım?" yüzümü kendine doğru çevirince endişeli yüzünü görmüştüm. "Bunları konuşmak istemiyorum." boynuma dolanan kollarına karşılık verdim.

İkimiz de esnemeye başladığımızda çadırımıza geçip, saydam tavanın ardından parlayan yıldızları seyretmeye başlamıştık. Bir kolu başımın altındaydı. "Seni çok özleyeceğim benim küçük meleğim.." fısıltıyla söylese de duymuştum ve yönümü yıldızlardan ayırıp ona döndüm. Kolumu beline sardım.

"İyi geceler koca bebek.' gülümsedim. O da kolunu bana sarıp güldü. "iyi geceler küçük meleğim."

***


Bir süre önce uyanıp eve girmiştik, kahvaltımızı yaptık. Şimdi ise kıyafetlerimi topluyordum. "Elifsu unuttuğum bir şey olursa daha sonra sen bağışlarsın, tamam mı?"

"Kumsal..." boynunu eğmiş bir şekilde bana bakıyordu. "Ben senin kıyafetlerini o çocukların üzerinde görünce nasıl dayanacağım?" ağlamak için zaman kolluyordu. İrisleri parlaktı her zamankinden.

"Yapma, eşyaların bende kalsın. yanıbaşında varlığını hissedeyim, yeter."

"Elifsu bunu konuşmuştuk.. Rğer bunu yaparsam acın hiç dinmez. Rüzgar'ın eşyalarını yakmasaydım yemek bile yemeyecektin." O gün bana çok kızmıştı. kavga etmiştik. İlk kavgamız değildi ama son kavgamızdı...

Bütün kıyafetleri bavula yerleştirdiğimde artık hazırdım. Birkaç sokak ötedeki yetimhaneye giderken Elifsu gelmemişti.

Bahçede voleybol oynayan çocukları gördüğümde mutlu oldum, çünkü onlar mutlulardı.

Düşünüyorum da en son bu kadar mutlu bir şekilde lisedeyken voleybol oynamıştım. Şu an Elifsu'dan başka kimsem yoktu. bir de Yankı...

Yetimhanenin müdürünün sıcak karşılaması gülümsetmişti yine. Son zamanlarda gülmek, gülümsemek ve ağlamak arasında sık sık gidip geliyordum.

İşim bittikten sonra, bir süre daha bahçede oturup çocukları seyrettim. Uzun zamandır hayalini kurduğum geleceğimi düşündüm. Sadece hayaldi ya işte. Yankı ile evlenecek, bu yetimhaneden bir bebek evlat edinecektik. En önemlisi de mesleğime atanacaktım. Ana sınıfı öğretmenliği bitirmiştim fakat iki yıldır atanmayı bekliyordum. 'Demek bunun için olmuyormuş.' dedim kendi kendime. önümde gelecek falan kalmamıştı şimdi...

Yetimhaneden ayrıldıktan sonra Yankı'nın evine doğru dakikalarca yürüdüm. Onunla şimdi konuşmalıydım çünkü erteleyecek zamanım yoktu.

Kapısının önünde dikilirken aklımdan, daha önce Yankı ile yaşadığımız anılar geçti. Küçücük bir umut yeterliydi. Ve kapıyı çaldım.

İçerden gelen adım sesleri gitgide yaklaşıyordu. En sonunda kapı aramızdan çekilince, yüzünün mükemmelliğini bir kez daha farkettim. Kocaman irislerinin tek odağı bendim, şimdilik.

"Kumsal?"

"Yankı.." yutkundum ve konuşmaya devam ettim. "Konuşabilir miyiz?" kapıyı biraz eliyle içeriyi işaret etti.

Çekingen adımlarla içeri girdim. "Ne oldu sana göz altların morarmış, halsiz gibisin." Beni öldüren hastalığı kendime bile açıklayamıyordum ki Yankı...

"Önemli bir şey değil. Sanırım yorgunluk." Kafa salladı ve karşımdaki koltuğa oturdu.

Konuya nasıl gireceğimi daha önce kafamda tartmamıştım. Ve o şu an sadede gelmem için bana bakıyordu.

"Yankı... Senden ilk ve son kez bir şey isteyeceğim."

Kaşlarını çattı. "Kumsal, sen Rüzgar'ın arkadaşıydın, benim de arkadaşım sayılırsın. Her şeyi isteyebilirsin, eğer yapabileceğim bir şeyse yardımımı esirgemem."

'Arkadaşım sayılırsın...' işte bu üzmüştü ama artık bir önemi kalmamıştı. Beni böyle görmesi daha iyiydi çünkü herkesi bırakıp gittiğim gün o kadar da üzülmeyecekti.

"Bir gününü bana ayırır mısın Yankı ?" bakakalmıştı. Sözlerime devam etmiştim. "Tıpkı bir çiftmişiz gibi, beni seviyormuşsun gibi, bir günümü mutlu geçirmek istiyorum tıpkı son günümmüş gibi..."

"Neler saçmalıyorsun?" kafası karışmış görünüyordu. "Kumsal beni sevdiğini biliyorum ama biliyorsu-"

"Ama senden bana aşık olmanı istemiyorum, sadece bir gününü istiyorum. Benim için bunu yapmak zorunda değilsin ama bu senden ilk isteğim, bir önemi olmalı."

"Ümitlenip, sonra da üzülmeni istemiyorum." histerik bir gülüş bıraktım ortaya.

"Bunca zaman sana olan duygularını dile getirmeye korkmuş birinden bahsediyorsun. Beni asla sevemeyeceğinin bilincindeyim. Sadece Yankı . çok sevdim..." koltuktan kalkıp, bulduğum ufak cesaretle yanına oturdum. "Seni hiçbir şeye zorlayacak değilim fakat bana bunu çok görme, sonrasında zaten sana olan aşkımın kırıntısını bile görmeyeceksin, emin ol."

"Nerden çıktı şimdi bu?" koltukta birden bana dönerek sordu. "Sadece, buralardan gideceğim." demekle yetindim.

"N-nereye?" hızlı bir yalan uydurmam lazımdı, ve aklıma ilk gelen yeri söyledim.

"Antalya." kafasını olumlu anlamda salladı.

"İş için mi?" ben de aynı şekilde onayladım. "Bir daha seni görmem mümkün değil Yankı. Ne olur, kabul et."

"Tamam." dedi beklemediğim şekilde. "Yemek yeriz, sinemaya gideriz, ne istersen onu yaparız bir gün boyunca."

Heyecanla gülümsedim. "Güneşin doğuşunu da izler miyiz?"

"İzleriz.. ne zaman gidiyorsun?" yine aklıma düşürmüştü.

"Sadece yarın akşama kadar buradayım." koltukta bana yaklaşıp elimi tuttu. "Numaranı verirsen mesajlaşırız Kumsal." iyi niyeti ile söylediği şeyle tebessüm ettim.

"Bu gece 12'den yarın gece 12'ye kadar o zaman?" dedi geri çekilip. "Olmadı Elifsu'yu da alıp seni görmeye geliriz."

"Yankı..."

"hm?"

"Yarın, birlikte uyuyabilir miyiz?" bu sorum karşısında afallamamıştı. Gülümseyerek onayladı.

"Şimdi git biraz dinlen. Bu gece uykusuz kalıp güneşin doğuşunu izleyeceğiz unutma." onaylayıp ayağa kalkmıştım.

Kapıdan çıkmadan önce son kez ona döndüm.

"Yankı..." kafasını yerden kaldırıp bana baktı. "Teşekkür ederim."

"Rica ederim Kumsal. Keşke birbirimize daha yakın iki arkadaş olsaydık."

Benimle arkadaş olmak istemesi üzmüyordu artık. Bilinen bir gerçekti ve aksi olsa bile hayat bana karşı acımasızdı.

"Keşke." deyip çıktım evden. Kapı kapanmadan, aralıktan el salladı bana. Mutlu ayrıldım yine de ordan.

Eve geldiğimde Elifsu endişeli bir şekilde kapıyı açmıştı. Ben olduğumu görünce boynuma atladı. "Çok geç kalınca korktum, bir saattir haber alamıyorum Kumsal! Yetimhaneye gittim yoksun, bir şey oldu sandım, gittin sandım..." son cümlede sesi kısılmıştı.

"Özür dilerim koca bebeğim. Haber veremedim, yetimhaneden sonra Yankı'ya gittim."

Aniden beni salona doğru itmeye başladı.

"Anlat. ne dedi?" yüzümde oluşan gülümsemeye engel olamadım, kulaklarıma kadar kızardığımı da biliyordum.

"Kabul etti." Elifsu ayaktayken dizlerinin üstüne çöktü.

"Listedeki her şey bitti mi yani? Birini yapmadığın sürece, asla gitmecekmişsin gibi hissediyorum."

"Liste bitti." dedim. "Elifsu söz ver bana güçlü olacaksın." gözlerini kaçırıp cevap vermedi bana. "İlk toprağı sen atacaksın, çünkü senden başka kimsem yok."
"Kumsal!" sesi kızar gibi çıkmıştı. Gerçeklerden olabildiğince kaçıyordu ve bu beni üzüyordu. Hayatı daha fazla alt üst olacaktı.

Sanırım Yankı'dan son bir şey daha isteyecektim...

***


Akşam saat 12'ye yaklaşırken Elifsu' ya veda ettim. Yarın tüm günü Yankı ile geçirecektim ve onu görmeden Azrail canımı alabilirdi.

Bütün kıyafetlerimi sabah bağışladığım için Elifsu'dan giyindim. Yankı'nın arabası bahçenin önünde durmuştu. "Dediklerimi asla unutma Elifsu. Kendine dikkat edeceksin, kendini harap etmeyeceksin." 'Yapamam' dercesine kafasını salladı.

Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Son kez sıkıca sarıldı. Saçlarını okşadım. Boynuma denk gelen burnunun gıdıklama hissini sevmiştim.

Nefes aldığını ve kokumu içine çektiğini hissettiğimde ağlayacak raddeye gelmiştim tekrar.

Daha fazla uzatırsak asla ayrılamazdık. Resmen kaçar gibi uzaklaştım ondan.

Doktorun söyledikleri doğruysa - Ki çok emin konuşuyordu- son saatlerimi yaşıyordum. Tek beklentim bir mucize olmasıydı.

Kanserdim ve tedavi olmam için çok geçti. Benim hatamdı ve hatamın bedelini Elifsu ödüyordu. Bana olan sevgisini biliyordum, birbirimizin her şeyiydik.

"Neden Elifsu da seninle gelmiyor?"

Yankı arabayı çalıştırırken sorduğunda kafam karışmıştı ama kısa sürede toparlanıp "Gelemez, gelmesin." demiştim. Nedenini sormamıştı.

"Önce bir şeyler içmek ister misin? Gece uzun." onayladım. Biraz içmek kafamı dağıtırdı. Arabayı en yakın bara sürmeye başladığında onun da neşesini bozmamak için neşeli sesimle
sormuştum. "Radyoyu açabilir miyim?"

"Evet, bakalım favori parçaların nelermiş?" radyoda beğendiğim bir şarkı bulamayınca mutsuzca kapattım. Kendi telefonumu çıkarıp aklıma gelen ilk şarkıyı açtım.

Alan Walker - Alone

Sözleri bu geceye hitap ediyordu. Umarım Yankı bu şarkıyı hep hatırlardı ama yüzünde bir tebessümle.

"Güzel seçim." kırmızı ışıkta durduğumuz için şu an yola değil bana bakıyordu. "En sevdiğim şarkı." dedim ona gülümseyerek.

"Benim de." araba yürümeye başlayınca yüzümü pencereye döndüm. Akıp giden yolları izlemek keyifliydi.

Bir mekânın önünde ikimiz de indik arabadan. Elini bana doğru uzattı, tutmam için. Elimi avcuna bıraktığımda hemen sıktı. "Sevimli ellerin var." önümüzdeki korumalar şahit ki kıpkırmızı olmuştum.

İçeri girip bir yere oturana kadar bırakmamıştı elimi. Söylediğimiz viskiler gelmişti fakar hiç içesim gelmiyordu.

Yankı ise az içmişti. Araba kullanacaktı sonuçta. Gece boyunca yanımıza kızlar geliyor, Yankı ise sert bir dille kovuyordu onları.

Yoksa üzüleceğimi biliyordu. Farkında olmadan son günümde beni mutlu etmeye çalışıyordu.

"Bir şey içmedin?"

"Daha sakin bir yere gidebilir miyiz? orada içeriz." Etraftaki gürültü baş ağrımı tetikliyor, hastalığım yüzünden katlanılmaz oluyordu.

O da onaylayınca tekrar elimi tuttu ve birlikte bardan çıktık. Etraftaki bakışlardan rahatsız olmuştum, elini bırakmayı denedim. Elimi daha sıkı tutmaya başladığında pes ettim. Sanki düşündüklerimi anlamış gibi "Umrumda değiller, onlar kim ki?" dedi. Ona daha çok bağlanmamalıydım, hayır.

Geldiğimiz yer şehre hayli uzaktı. Yüksekteydi ve İstanbul'un bütün gece ışıklandırması görünüyordu. Bu görüntü çok güzeldi.

"İyi bak, burayı çok özleyeceksin." burukça gülümsedim.

"Sen de beni özleyecek misin?"

Boyumu geçmeyen demir parmaklıklara yaslandım. Soruma cevap vermemişti.

Saat 03.00'e gelmek üzereydi, güneş kaçta doğuyor bilmiyordum bile.

Yankı yere bir örtü serince ikimiz de yan yana oturduk. "Neden ben?" diye sordu uzun sessizliğin ardından. "Ha?" anlamadığımı belirten nidalar çıkarırken o elindeki bira şişesini inceliyordu.

"Neden bana aşık oldun?"

"Aşık olmanın bir sebebi olur mu?"

"Bilmem ki, hiç aşık olmadım." buna şaşırmamıştım. Giç aşık olmayan insanlar genelde acı çekmemek için olduğunu söyler. Yankı ise duyguları fazla umursayan bir insan değildi.

"Ölmeden önce mutlaka aşık olmalısın." Yüzümü ondan çekip gökyüzüne çevirdim. "Bir kız gelecek, seni her şeye rağmen sevecek. sen de ondan kopamayacaksın."

"Kim bilir?" demişti sadece.

Kendi içtiği bira şişesini dudaklarıma uzattı. Memnuniyetle kabul ettim, dolaylı da olsa ilk kez dudaklarının tadına bakmıştım.

Güneşin ilk ışıkları tenimize değeme kadar Yankı ile sohbet etmiştik. Hakkında çok şey öğrenmiştim, bana kendini açmıştı.

Annesinin Ankara'da yaşadığını ve sırf Üvey oğlu olduğu için Rüzgar'ın cenazesine gelmeyi reddettiğini öğrendim.

Sahi...

Benim cenazeme kim gelecekti?

Yankı'nın omzuna yaslanmış bir şekilde dağların ardından doğan güneşe bakıyordum. Ben olmasam da hayat devam edecekti, Elifsu ve Yankı yaşayacaklardı. Keşke hiç kimseyi gidişimle üzmesem...

"Çok güzel değil mi?" ikimizin de uykusu yoktu. Sabah rüzgarı üşüttüğü için birlikte kullandığımız battaniyeye daha sıkı sarıldım.

Hiç beklemediğim anda elini belime koydu ve beni kendisine daha çok çekti.

"Bu kokunu unutmadan geri geleceksin, söz ver." yapma, söz veremem. Bunu bana yapma Yankı. Bunca yıl beni görmedin, şimdi böyle canımı yakma.

Ateşe değmiş gibi birden ayaklandı. Oturduğum yerden onu izlemeye başladım.

"Şehre anca ineriz, bir yerde kahvaltı yapalım. Sonra ise sen ne istersen." bana gülümseyerek baktığında onaylayarak kalktım ben de.

Arabada giderken Elifsu'yu aradım. Sesini duyunca ağlama isteği gelmişti ama Yankı'nın yanında olmazdı. Bütün gece uyumadığını söyleyince hemen uyumasını, her saat başı arayacağımı söyledim ve kapattım.

Şık bir kafeye geldiğimizde bu sefer eli belimdeydi ve böyle ilerliyorduk. Gerçekten aç olduğum için önüme gelen ilk masaya oturmuştum.

Ben yerken Yankı sadece bana bakmıştı. Açıkça söylemek gerekirse utanmıştım.

Yankı'nın bana ilgisinin arttığını hissediyordum ve bu beni mutlu etmiyordu. Her şeyi biliyordu da, bana acıyor muydu? Yoksa talih bana cidden arka tarafı ile mi gülüyordu?

***


Kafeden ayrıldıktan sonra biraz dolaşmak istemiştim. Bir parka gelmiştik. Küçük bir çocuk hevesi ile salıncağa oturmuştum. Yankı da arkama geçip sallamaya başlamıştı. Yankı hızı arttırdıkça çığlıklarım daha çok artıyordu.

En sonunda durdurduğunda hemen inip tahterevalliye koşmuştum. Yankı karşıma oturur oturmaz havaya kalkmıştım. Seni kas yığını seni...

"Bu haksızlık, ben hep havadayım, bunun kuralı bu değil ki!" isyan edercesine söylendim.

"Hoşuna giderse, güzelim." güzelim mi demişti o bana? Güzel miydim? Ona mı aittim?

"İniyorum o zaman." diyip yere atlamıştım ama bir terslik vardı. Dengede durmayı başaramamıştım. Her zamanki gibi.

Birden yanımda beliren Yankı, muhtemelen beni kaldırmak için gelmişti ama ayağı takılınca o da üzerime düşmüştü.

Çok komik bir olaymış gibi gülerek elimi kaldırdım.

"KAHRAMANIM!"

Yankı'nın benimle birlikte gütmediğini farkettiğimde durmuştum. Göz bebekleri, benim gözlerim ve dudaklarım arasında gidip geliyordu. Bunu farkettiğim gibi üzerimden onu itmeye çalıştım.

Başarılı olduğumda aynı enerjiyle kum havuzuna doğru koşmaya başladım

"Yavaş ol hızına yetişemiyorum." kum havuzunun önünde dururken yaşıma isyan ettim.

"Sanırım bunun için fazla büyüğüm." Yankı da yanımda belirince ona döndüm. "Ayrıca böcek var, bak."

Birden yerden havalandığımı hissettiğimde etrafima baktım. Yankı'nın kucağından başka bir yerde değildim. Beni kum havuzuna koyacakmış gibi eğildiğinde çığlıklar atarak 'hayır' demeye başladım. Yankı'ya daha sıkı sarılıyordum bu nedenle..

Uzaklaştı ve yüzüme baktı. "Cidden bir böcekten mi korkuyorsun?" kafamı iki yana salladım. Ellerim hâlâ boynunda birleşikti.

"Böceklerden korkmam. Sadece kucağından inmek istemedim."

Aldığı cevap onu memnun etmiş olacak ki beni daha sıkı tutup parkın çıkışına ilerledi. Arabaya kadar onun kucağındaydım.

Yankı'nın en sevdiği filmi -zor da olsa- öğrendikten sonra sinemaya onu izlemeye gelmiştik.

Endgame...

Filmi izlerken, Yankı'yı hayatım boyunca ikinci kez ağlarken gördüm. İlki Rüzgar' ı kaybettiğindeydi..

"Acaba ben ölünce ağlayacak mı?" düşüncesi durmadan kurcaladı kafamı, bunu bir yandan istemiyor, bir yandan da 'Umarım onun için bu kadar değerliyimdir.' diyordum.

Sinemadan çıkarken önüme geçti ve beni durdurdu.

"Kumsal." dedi. dikkatlice ona baktım. Yüzlerimiz çok yakındı. Fakat ilk uzaklaşan kendisi oldu. "Seni 3000 kez seviyorum." parmak uçlarımdan kulağıma kadar, tüm bedenimin yanıldığını hissettim o an.

Ona yalvaran gözlerle baktım fakat o bana bakmamakta kararlıydı. "Ben de seni seviyorum." dedim cılız sesimle. "3000 kez belki daha fazla."

Sarılmıştı bana. Kalbinin olmadığı tarafta benim kalbim atıyordu artık.

"Şimdi nereye gidelim?"

"At binelim mı?" dedim sevinçle. Elimden tutup arabaya sürükledi.

***


Ahıra geldiğimizde gerekli önlemleri almıştık. Yankı bizim için en güzel atı seçmişti. O önde ben ise arkada olacaktım.

Seyisin yardımı ile Yankı'nın arkasına bindiğimde hemen belinden tutundum. O da bir elini elimin üstüne koydu, yoklamak ister gibi.

Yankı var gücü ile hızlı ilerlerken korkmuyordum. O varken güvendeydim sanki, o varken hiç ölmeyecekmişim gibiydi...

Rüzgâr tenime sert çarpıyordu ve bu rahatsız etmiyordu. Yankı'nın kokusunu olabildiğince içime çektim. Kokusunu cennette veya cehennemde, nerde olursam olayım duymak istiyordum.

Tur bittiğinde bu sefer Yankı'nın yardımı ile inmiştim. Bu güzel at, Lucy'yi çok sevmiştim. Kızıl yeleleri güneşte dans ediyordu..

Tıpkı Yankı'nın omzuna yeni yeni gelen kahverengi saçları gibi...

"Şimdi ne yapmak istersin civciv?" civciv... Bu ismi sevmiştim. yıllarca duymak istemiştim bunu Yankı'nın ağzından.

Saatime baktım. Cidden zaman çok hızlı geçiyordu. Akşamüstü olmak üzereydi ve ben zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım ilk kez.

"Yemek yiyelim." demeye çalışırken başım dönmüştü. Lütfen tanrım, bu hastalık bari bugün bıraksın peşimi. "Kumsal, iyi misin?" düşmemek için ona tutundum.

"İyiyim, açlıktan olsa gerek." diye yalan uydurmuştum. gözlerim kararmış ve yüzünü göremiyordum.

Onun desteği ile arabaya geri döndük ve en yakın restorana hızlıca sürmeye başladı. Ben ise başımın ağrısının geçmesi için tanrıya yalvarıyordum, şimdi olmazdı...

Restorana girerken hâlâ bana destek olsun diye eli belimdeydi. Bir şeyler yiyince geçmesini umuyordum. Yanıma ilacımı almıştım ama ondan gizli nasıl içecektim?

"İyi olduğuna emin misin?"

"Bir şeyler yiyince geçecektir."

Önümüze gelen menüden yemek sipariş ettik ve kısa sürede gelmişti. İştahla yerken bu sefer Yankı da yiyordu. O da açtı tabi...

"Şu an daha iyiyim bak. tansiyonum düşmüş sadece." rahatlamış şekilde nefes verdi ve bana bakmaya başladı.

"Kumsal?"

"Efendim?"

"Dudağının kenarında ketçap mı kalmış?" bu dediğine şaşırmıştım.

Çünkü, hem ağzımı az önce temizlemiştim hem de ketçap yetmemiştik.

"Nasıl, ketçap yemedim ki?" sandalyesinden kalkarak yanıma geldi ve yüzüme eğildi. "Ben var diyorsam-" beklemediğim şekilde dudaklarını benimkilere bastırdı. Gözlerim faltaşı gibi açılmışken onunkiler huzurla kapalıydı sanki.

Bir süre sonra dudaklarını hareket ettirmeye başladığında ben de gözlerimi kapadım, gözlerimden birkaç damla yaş firar etmişti o sırada. Yine de karşılık vermeye başladım. Bu hayatım boyunca beklediğim andı çünkü.

"-vardır." ayrıldığında nefes nefese kalmıştık ikimiz de. Bugün her zaman yaptığı gibi kaçarak hesabı ödemeye gitti.

Ben de toparlanıp kapının önünde onu beklemeye başladım. Neler yaşıyordum? Daha önce gidip Yankı'dan böyle bir şey istesem her şey daha kolay olacakmış demek ki?

Başım hâlâ zonklarken Yankı'nın gelmesi ile gülümsedim.

"Ben az önce gerçekten ne düşünüp, neden yaptığımı bilmiyorum Kumsal
ama şunu bil ki pişman değilim." eliyle yüzümü kavradı. "Seninle ilgili pişman olduğum tek şey, sana çok geç kalmış olmak..."

Gözlerim dolup taştığında baş parmağı ile sildi gözyaşlarımı. "Belki ilerde bizim için bir şans olur." keşke Yankı , keşke aşkım. "planım bu değildi, benden hoşlanman değildi. Ben yokken üzüleceksin şimdi."

"Sen gelmezsen ben gelirim Kumsal."

Asla olmayacak hayaller kuruyordu, bu da içimde bir yerlerde ruhumu yavaş yavaş kavuran ateşe odun atıyordu.

Özür dilerim Yankı, senden bunu istememeliydim. Bunu hiç yapmamalıydım. Umarım bana çok fazla bağlanmamışdındır. Aynı acıyı tekrar yaşamanı istemiyorum.

Birlikte ağlayarak da olsa arabaya döndüğümüzde hava kararmıştı. "Senin benim peşimden gelmekten daha önemli bir işin var." dedim sonunda dünden beri konuşmak istediğim konuyu açarak.

"Elifsu'ya göz kulak olacaksın." bir süre ona baktım, minik oynamıyordu. "O da sana olacak." hâlâ ses yoktu. "Tamam mı?"

"Kumsal gitmesen?"

"Olmaz.. Bunu ben seçmedim."

"Kumsal..." yalvarırcasına çıkan sesi unutmak için konuyu değiştirdim. "Bugünün son aktivitesi, elbette lunapark." dedim ellerimi çırparak. Dediğimi ikilemeyip gülümsemeye çalışarak arabayı çalıştırdı.

Rengarenk ışıkların aydınlattığı alana geldiğimizde, buraya her geldiğimde olduğu gibi gözlerim parlamıştı. Tehlikeli aletlere binmeyecektim sadece eğlenmekti niyetim.

"Dondurma istiyorum, bir de elma şekeri ve pamuk şeker." Yankı'nın bana şu an çocuğunu dinleyen bir ebeveyn gibi baktığını görebiliyordum.

Gözüm biraz ilerimizdeki standa takılınca zıpladım "O pembe ayıcığı da istiyorum."

***


İstediğim her şeyi yiyip midem bulanınca bir banka oturmuştuk ve Yankı benim için o istediğim ayıcığı kazanıp gelmişti. "Bu sana benden bir hatıra olsun. Onu Antalya'ya götür." Gülümsedim, mızmız bir çocuk gibi dudağını büzüyordu. Buradaki tek çocuk ben değildim yani.

"Evine gidelim mi?" dedim masumca "Beraber uyuyacaktık." saçımı okşadı. "Gidelim." dedi. Bir elimde ayıcık, diğer elimde Yankı'nın eli, yürüyordum. Belki de hayatımın son dakikalarına doğru. Araba sessizdi. bu yüzden en sevdiğim şarkıyı tekrar açtım.

"Aklımı mı kaybediyorum?
Asla gitmeme izin verme.
Eğer bu gece sonsuz değilse,
En azından biz beraberiz.
Yalnız olmadığımı biliyorum."

Eve vardığımızda Yankı önden benim girmem için işaret etti. Arkamdan salona geldiğinde bana arkadan sarıldı.

Ayıcığı koltuğa bırakarak ona döndüm. Bir daha sarılıp öpemeyeceğini anlamış gibi sarılıyor ve öpüyordu yüzümün her santimini. "Gitme..."

Sesi güçsüz çıkmıştı. Benim Yankı'ma ne olmuştu?

Uyumam için kendi pijamalarından bana vermişti. Tıpkı Elifsu' nun kıyafetlerinde olduğu gibi bunlarda da küçücük kalmıştım. ve Yankı karşında kriz geçirmek üzereydi.

"Şimdi yiyeceğim seni" diyip burnumu ısırıyor, yanağımı sıkıyordu.

En sonunda beni kucağına alıp "uyku vakti civciv" diyerek yatağa koydu. Kendisi de ışığı söndürüp yanıma uzanmıştı. İyice sokulmuştum sıcaklığına. "Hayat burada durmalı." belimi okşayan işaret parmağı sırtımdan yukarı çıkarak kafamı sabitlemişti. Böylece Yankı rahatca alnımdan öpmüştü.

"Durdururuz." dedi umursamaz bir şekilde.

Ona daha sıkı sarıldım. Başımın ağrısı artmıştı, sayılı olan son nefeslerimde oksijen değil, kokusunu istiyordum.

"Kumsal."

"Hm?"

"Eğer bu gece sonsuz değilse, en azından biz beraberiz, nerde olursak olalım, ne kadar uzak olursak olalım, beraberiz. tamam mı? Yalnız değiliz."

Ağlamak istemiyordum ama boğazımdaki yumru bana hiç yardımcı olmuyordu. "Tamam.." diyebilmiştim sadece. Yankı ise birden yataktan kalktı.

"Nereye gidiyorsun?"

"Lavaboya," dedi tam zamanıydı cidden. "Geleceğim birazdan."

"Çabuk ol." dedim titreyen sesimle. "Çok fazla vaktim yok."

"Kumsal, neler söylüyorsun?" kızar gibi çıkmıştı sesi. Gülümsedim. "Sadece uykum geldi." dedim. Daha sonra gitti.

Dakikalar geçtikten sonra baş ağrım iyice artmıştı. Ve Yankı gelip yanıma uzanmıştı tekrar. Ben ise üzerine çıkıp göğsüne uzandım, kalp atışlarını duymak için...

"Yankı."

"Efendim güzelim."

"Uyumam için bana şarkı söylesene." hiç itiraz etmeden kusursuz sesiyle daha önce hiç duymadığım bir şarkıyı söylemeye başladı.

"Şarkı çok güzel." dedim artık güçsüzleşen sesimle.

"Pek bilinmez ama evet güzel." saçımı okşuyordu ve ben son kalan gücümle yanağına bir öpücük kondurdum.

Yankı

Sabaha gözlerimi açtığımda kucağımda Kumsal vardı fakat beni endişelendiren şey, burnunun kanamasıydı. Onu yatağa bırakıp doğruldum. Yandaki komodinden peçete alıp burnuna tutarken başka bir şey daha farkettim. Nefes almıyordu.

"Kumsal!" yatakta olabildiğince sarsmama rağmen uyanmıyordu. "Uyansana sevgilim. Hadi uyan." kötü bir kabustu bu. Öyle olmasını diledim.

Fakat dakikalar boyunca kabullenmek istemedigim gerçek kafama dank ettiğinde, her şeyin kabustan beter bir gerçek olduğunu farkettim.

Biliyordu, öleceğini biliyordu ve... Son gününü benimle geçirmek için yalvarmıştı. Ben ise ona aşık olmuştum ama o bana bu gerçeği söyleyememişti.

'Gitme' dediğimde elinden bir şey gelmiyordu.

Saatlerce Kumsal'ın üstüne kapanıp ağlamam istedim. Soğuk bedenini sarıp sarmaladım. Üşürdü o, kucağıma alıp sıkıca sarıldım.

Gözyaşlarımın sıcaklığı, buz gibi olan tenini ısıtır mıydı?

Hepimizin çocukken okuduğu o masaldaki gibi, gözyaşlarım onu hayata döndürür müydü?

Hiç olmasa bile haykırışlarımı duyup "Burdayım sevgilim." diyerek gözlerini açamaz mıydı?

Saatler sonra komodinin üzerinde duran Kumsal'ın telefonu çalmaya başlayınca dudaklarımı soğuk tenden ayırdım.

Elifsu'ydu. Şimdi ona bunu nasıl açıklayacaktım? Uzun bir çalıştan sonra telefonu açtım.

"Kumsal! Tanrıya şükür! İyi misin
meleğim? ilaçlarını içtin değil mi?"

Elifsu'nun ard arda sıraladığı cümlelere karşılık vermeyince emin olmak için bir daha sordu. "Kumsal?" işte o zaman cevap verdim.

"Elifsu... Kumsal..." hıçkırığım engel olmuştu bitirmeme. Telefonun diğer ucundan ses gelmedi. Bir süre sonra da kapattı. Yaşadığı çöküntüyü anlayabiliyordum ikimizin de acısı eşitti şimdi.

Kumsal bana Elifsu'yu bu yüzden emanet etmişti. İkimizin de kimsesi kalmamıştı artık.

***


Yankı'nın telefonunu kapatır kapatmaz Elifsu, evde ne var ne yok kırıp dökmüştü. Bunun olacağını biliyordu ama ona henüz doymamıştı. Kendini kapkaranlık bir odada yalnız bırakılmış hissediyordu. Tüm haykırışlarına rağmen Kumsal her zamanki gibi onu duyup odasından koşarak gelmiyordu bu sefer.

Fakat kendini toparlaması, onun yanına gitmesi gerekiyordu. Kumsal'ın odasındaki çekmeceden Yankı'ya yazdığı mektubu çıkardı. Ona söz vermişti bunu ona vermek için.

Arabanın anahtarlarını da alıp hızla arabaya bindi. uzun zaman sonra ilk kez kullanıyordu ve bu kadar hızlı olması tehlikeliydi. Ama belli ki bu şu an pek umrunda değildi.

Yankı'nın evine ulaştığında kapıyı kırarcasına çalıyordu. Kapı aynı şiddetle açıldığında, "Nerde?" diye sordu. Yankı , odayı işaret etti sessizce.

Elifsu, Yankı' yı en son 4 ay önce bu kadar bitik bir halde görmüştü. Rüzgar öldüğünde...

Cansız bedeni görmek için odaya girdi Elifsu. Soluk teni hemen göze çarpıyordu.  Gözleri yanmaya başlamış çok geçmeden yaşlar firar etmişti. Elifsu cansız bedenine sarılıp ağlarken Yankı da onları izliyor ve o da ağlıyordu.

Elifsu, Kumsal'dan ayrılıp cebindeki mektubu ona uzattı. "Kumsal. bunu senin için yazdı. Şimdi okuman için."

Yankı dikkatlice dörde katlanmış kağıdı açtı. Şu satırlar yazıyordu kağıdın üstünde. Kalbi parçalanmaktan beter olmuştu. Çünkü, ölmüş birinin sözlerini okumak, dünyadaki en acı veren şeydi.

"Yankı, sana olan aşkımla yere göğe sığmadığım için tanrı bana cenneti verdi. Ödüllendirildim!

Buradan hep seni ve aptal Elifsu'yu izliyor olacağım. Yeter, ağlamayın artık. Sümüklüler sizi.

Elifsu'ya tembih edeceğim, bu mektubu sana sadece gerçekten üzülmüşsen verecek. Bunu okuyorsan üzgünüm. Sana yalan söyledim çünkü doğruyu söylersem bana acıdığını düşünürdüm.

Bir gün gelecek buluşacağız, sana söz veriyorum.

Tanrı şahidim ki bir aşığın yaşayabileceği en güzel ölümdü belki de benimkisi...Çünkü Yankı unutma ki, son nefesim senin koynunda dans etti bu gece...

Bir de şey Yankı... Acaba ölüm meleği canımı alırken, sana nasıl aşık olduğumu görüp büyülenmiş midir? Ne dersin?"

Yankı titrek nefesini verdi odaya.

"Güzelim ölüm meleğinin duyguları olsa benim sana olan aşkımı görüp, seni benden koparmazdı..."

Yatakta duran cansız bedene son kez baktı...

Keşke onun duygularını daha önce farketseydi. Keşke onun dünyadaki cennetinde yaşasaydı.

Güçlü davranmaya çalışan tarafı oynamak zorundaydı. Elini Elifsu'nun omzuna koydu.

"Seni bana emanet etti. ağlamamızı istemiyor. Sakinleşmemiz lazım" dedi.

Elifsu gözyaşlarını silerek ayağa kalktığında Yankı son kez alnından öptü sevdiği kızın... Bu pijamalarını asla yıkamayacak, her gece bununla, Kumsal'ın kokusuyla ve salonda duran ayıcığa sarılarak uyuyacaktı.

Hayatta yaşayıp yaşayamayacaklarımız önceden belirlenmişti ve hiçbir insanın daha fazlasını istemeye hakkı yoktu.

Fakat Kumsal'ın aşkı o kadar güzel ve kusursuzdu ki, ölüm meleği onun canını Yankı'ya doymadan almamıştı.

Nitekim bu Yankı' yı derin bir karanlığa boğmuştu...

SON