Klasik

KORKARIM SANA DEĞEN YAĞMURDAN

KORKARIM  SANA DEĞEN YAĞMURDAN

Sonbahar yaprakları gibi rüzgarda savrularak girdim, sevdiğim kızın sokağına. Hafif bir sis var, içimi saran. Yüreğimde ıslak bir hüzünle Nevin’in evine bakıyorum. Biliyorum, beni sevmiyor. Bir ses sanki  ‘’büyük sırrını taşıma, haykır aşkını ona’’ diyor…Oysa ben, öylece durmayı seviyorum…Durup, öylece bakmayı…Perdeler kapalı, sırrım benimle güvende…

          Maçka Parkı’nda rastlayana kadar ona, Hukuk Fakültesi’nin belki de en neşeli öğrencilerinden biriydim. Ben; yakışıklı, her grubun arananı: Hamdi Kaptanoğlu…Ne oldu da melankolik bir aşığa dönüştüm.1947 yılının Eylül ayının ilk günlerinden biriydi. Bankta gemileri görecek şekilde oturan, kırmızı kabarık etekli, beyaz gömlekli  bir kız gördüm. Belki de en belirgin özelliği ; ince, tüy gibi kısacık saçlarıydı. Çok hoş ve modern görünüyordu. Sigarayı eline almasıyla ,ok gibi fırlayıp bir anda ona ulaştım. Hiç konuşmadık. Sessizce yaktım sigarasını. Sanki parmaklarımın ucu yandı. Kirpiklerini eğip, baktı, içim ürperdi,’’ Nevin ben’’ dedi…Ellerimde ter, kalbimde bir telaş .Konuşmaya başladık. Nice sonra ses tonum düzeldi, içimin titremesi geçti. Güzel Sanatlar Akademisi’nde, Resim-Heykel bölümünde öğrenciymiş. Konu konuyu açınca anladım ki severmişiz ikimiz de Nazım Hikmet’i. Tanıştırdık, birbirimize arkadaşlarımızı. İki grup iyice kaynaştı ,sohbet koyulaştı .Nevin’in kişisel sergisi için sözleştik ayın 15’ine.Saatler sonra bir sevgi ateşiyle ayrıldım yanından. Limandaki gemiler bir başka güzel göründü bana. Bir vapur sesi geldi, aşkımı selamlayan.

          Birkaç gün sonra yine hukuktan grupla gittik, Maçka Parkı’na .Nevin orada…Bir duygu seline kapıldım. Ağaçlar kuş gibi gülüyor, rüzgar aklımı alıyor…Nasıl da mutluyum. Tatlı bir telaşla kızaran yüzümde başlayan gülümseme, bir anda dondu. Gördüğüm, kötü günlerimin başlangıcıymış ;İnce, sıska bir genç, Nevin kollarında…O an gözlerim karardı, sendeledim, içimden’’ felaket bu’’ dedim. Gizlemek için göz yaşlarımı,  ağacın arkasına saklandım. Taşımadı bacaklarım beni, yere yığıldım. Ağladım…İnledim…Nice sonra  yanlarına gidebildim. Bizimkiler yine kaynaşmış, kızlar kızlarla ,erkekler erkeklerle sohbet ederken sevgililer el ele oturuyordu. Nefret ettim Nevin’in sevgilisinden. Gülüşünü bile cenazeye benzettim. Belki de onu öldürmek istediğim için böyle düşündüm. Karıştım, kayboldum…

         Serginin olduğu gün bu  karşılıksız aşkın beni yıpratmasından daha ağır gelen bir şey duydum. Bizim kızlar kokteylde fısıldaşıyorlardı :Sıska, Nevin’i  hırpalıyormuş. Sevdiğim, o gün oldukça kapalı giyinmişti .Nedeni moraran yerlerini gizlemekmiş. Gözlerim o  hayırsıza takıldı. Karşımda duruyordu ;öldüreceğimden korktum, felaketim olurdu. Dışarı çıktım, ağladım, isyan ettim… Başımı yukarı kaldırdım, aşkımı bulutlara yazdım…Yeniden yazdım…Eksik kalan ne varsa hepsini yazdım…Ne kadar sigara içtiğimi hatırlamıyorum .İçeri girdiğimde kokteyl sona ermek üzereydi. Nevin’in benzi mum gibi solmuş, sıska onu elinden çekiştirerek götürüyordu. Anladım ki, bu akşam da bir roman gibi bitecekti. Onları gizlice izlerken, kendime ,hayatında biri olan kadına neden böylesine bağlandığımı soruyordum.

          Bu karşılıksız aşk beni çok yormuştu. Bu bitmek bilmez geceler ,bu izlemeler…O gece bir karartıydım aşıklar sokağında .Eziyet çekeceğini bile bile Nevin’in sıskayla gidip, onun evinde sabaha kadar kalması, bende karışık duygular uyandırıyordu. Celladına mı tutkundu yoksa? Onlar geceyi  birlikte geçirirken, kötü kadın Jezabel geldi aklıma. Köpeklerin parçaladığı, kanlar içinde yatan Jezabel. Sokak lambasının aydınlattığı, çöp kutusunun yanında yatan Jezabel ...Nevin…Her  şey karıştı…Zaman ağırlaştı…Başımı yukarı kaldırdım, aşkımı yeniden bulutlara yazdım…Yine yazdım…Yorulmadan yazdım…O gece, hiç  yıldız kaymadı ,hiç biri göz kırpmadı; ben oradan ayrılırken.

          Bu hastalıklı aşktan 1948 yılında Paris’e gidişimle kurtulurum sandım. Champs- Elysees’deki bir kafede Edith Piaf’ın Jezebel adlı şarkısını duyduğumda başımı yukarı kaldırdım, bulutları aradım…Günler bazen Nevin’le bazen Nevin’siz akıp, gitti…1950’li yıllarımı Paris ,İzmir, İstanbul üçgeninde geçirirken Maçka Parkı’na hiç gitmedim, gidemedim .Aşkımı söyleyemediğim, bir kere bile elini tutamadığım, sarılamadığım bana  ‘üçüncü şahıslığın ‘acısını tattıran Nevin’e Marsilya yolculuklarımdan birinde ,vapurda rastladım .O, oradaydı!.. Napoli’ye kadar beraber gittik. Bir türlü yaklaşma cesaretini gösteremedim. Bir mahkumun pencereden özgürlüğe baktığı gibi bakıyordum, ona. Belki de mahkum olmayı kanıksamıştım…Onu ;kırmadan, dökmeden, ağlatmadan uzaktan sevmeye o kadar alışmıştım ki ;bütün acılarım, bedenimi günlerce esir aldı .Güverteye her çıkışımda karşılıksız sevgimi yeniden bulutlara yazdım…Defalarca yazdım…Sonra, korktum yağmurun yağmasından ;her bir damlanın aşkımı ona anlatmasından.

 

Attila İlhan’ın  ‘’Üçüncü Şahsın Şiiri ‘’ adlı şiirinden ilham alınarak yazılmıştır.

         

                                                                                                                   Deniz Altuncan

                                                                                                                 01/03/2018   İstanbul