Çocuk

KIRLANGIÇ

    Kardeşlerimle çocukluğum büyük odada geçti. Taş duvarı ahşapla kaplıydı, odun kolonlar ve direkler köşeliydi. Yüksekliği dört metreye yakındı. Tavanı, tabanı tahta ile kaplıydı. İki yanından uçtan uca, köşeden köşeye sekiler (sedir) vardı. Dedem vernikle boyatmıştı. Sekilerin ölçüsüne göre dokunmuş halı ve yünden desenli keçeler seriliydi. Bu sergilerin üstünde de minderler seriliydi ve duvara boydan boya nakışlı halı yastıkları dayalıydı. Kolon direklerinin arasından sekiler bir metre boyunda tahta ile bölünmüştü. Odanın geniş ocağının köşe duvarı yüksek dikdörtgen taşla örülüydü. Bu duvarın üst kısmı kemer gibi birbirine tutturulmuş yontma taşlarla köşe taşlarının üstüne konmuştu. Geniş tabanlı odanın tavanı da oymalı desenli ve nakışlıydı. Odanın dört parça penceresi bir dosya büyüklüğündeydi. İçeri hava girsin diye babaannem bir pencerenin kenarından daire şeklinde küçük bir delik açtırmıştı. Bu pencere sürekli açık tutulurdu. Büyükannem ayrıca kışın soğukta üşüyen güvercinler ve diğer kuşlar için de çatı altına ince bir sırık koydurmuştu. Bu pencereden çıkan buharın ve evin duvara vuran sıcağında ısınıyor olmalılar ki dizilip içeriden gelen konuşmalara güvercinler “gugu gugu”, diğer kuşlar ötüşerek ses verirlerdi. Ayrıca çardak altında pencerenin çerçevesine konar içeriye bakarak ötüşürlerdi. Ben ve kardeşlerim “Ötün kuşlar ötün sizi çok seviyoruz” diye sesimizi yükselttikçe onlar dinliyor olmalılar ki hiç istiflerini bozmadan öylece cık cık öter dururlardı.

    Babaannemin bir başka işi de, kışın her taraf kar altında olduğu zaman fırtınalı günlerde de geniş bahçenin orta yerine kuşlar için leğenle yem koyar, sokak hayvanları için ise  bahçe dışında arpa ununu kaynamış suyla lapa yapar koyardı. Babaannemin lapa saatini bilen köpekler, hatta gece kalıntı yemeye Çamlıyurt yamacından tilkiler de süzülüp gelirdi. Mahalledekiler, “Torunların, kuşların, köpeklerin, kurtların, tilkilerin de Güllü babaannesi” diyorlardı.

    Mart ayında keçiler, koyunlar, inekler doğurmaya başladığında ilk sağılan sütün rengi sarımtrak ve biraz katı olduğu için ağız denirdi. Bu süt yeni doğan kuzuya- oğlaka, danaya çok iyi gelir diye, çok çocuklu olan emektar annem hayvanların memelerini yıkadıktan sonra yan taraftan bir kabın içine özenle sağardı sarı sütü koyundan-keçiden, inekten. Sonra babaannem kocaman bakır tava ile ocakta az korlu ateşte pişirir ve kısa ayaklı yer sofrasına koyardı. Sofranın etrafında iskemlelere oturup kardeşlerimle yerdik. Birimiz birinden fazla aldığında diğeri kaşıkla kafasına vururdu. Başımızda, yemek yiyişimizi eli belinde gülümseyerek seyreden babaannem olurdu. “Birbirinizi gözetleyerek yiyin, başınızı gagalamayın” diye paylaşımcı olmamızı isterdi. Oysaki çoğumuz hiç laftan anlamayan iki çift ikiz olmak üzere çok kardeştik. Bazen annem doğum günlerimizi mevsimler içindeki aylarda yaptığı işlerden hatırlayıp söylerdi! Söylerken de bulutlanırdı ela gözleri. Yani iş yapan çocuk yok, kaşık tutup yiyen çoktuk. İyi ki de çalışan üreten babam- annem ve diğer büyüklerimiz vardı. Bu bakımdan şanslı çocuklardan sayılırdık. Tabi durup dururken de “çocukları veren Tanrı rızkını da verir” diyen yoktu.

                                                         ***

    Bahar ayında kırlangıçlar günlerce odanın çatısının altında babaannemin yaptırdığı küçük pencereden girip çıkarak büyük odayı keşfetmeye başladı. Yuva yapmaya karar vermiş olmalı ki kırlangıçlar ocak başından yan köşeye taraf ağaç kolonun tavan altı yüzüne günlerce geniş gagalarıyla çalı çırpı taşıyıp, kusarak balçık yapıp duvar örerek yuvasını yapmayı tamamladı.

    Kırlangıç’ın bu güzel çalışmasını en çok takip eden ben, kardeşlerim ve babaannemdi. Aslında babaannem biz torunlarının da takibindeydi. Çünkü aşağıdan bir şeyler atıp kuşu ürkütmemizden korkuyordu. Ayrıca gündüz çocuklarla sofrada yemeklerimize banarak yiyen ve gece de mır mır yaparak yataklarımızı gezen alaca kediyi de gözetliyordu babaannem. Babaannem gülümseyerek bize “Sakın kimse eline bir şey alıp yukarı atıp kuşu kovalayayım demesin! Kırlangıç bizi sevmiş, güvenmiş olmalı ki evimize yuvasını yaptı. Kuşlar yuvasını bozanlara çok beddua edermiş; yuvamı bozanın, yuvası bozulsun dermiş” diye söz edip yuvaya göz kulak olmayı elden bırakmıyordu.

    Sonraki günlerde arada bir öterek kuluçkaya yattı kırlangıç. Ana kırlangıç dışarı çıktığı zaman baba kırlangıç yuvaya yatıyordu. Aradan günler geçtikten sonra yumurtadan çıkan yavrular cık cık ötmeye başladılar. Yüksek yapılı odada yuvaya tebessüm ederek bakardık. Söz arasında büyüklerimiz, “Hepimizin kırlangıcı, çok sevdiğimizi sezince yuva yaptı” diyordu. Çocukların sevinci daha coşkuluydu. Ellerini çarpıp yuvada öten yavruların sesine kulak kabartıp onlar da cık cık ederek ses katıyordu sanki. Bu sevimli kuşlarla aynı evde yaşamak herkesi mutlu ediyordu. Bir müddet sonra yuvada yavrular kanat çırparak çabucak büyüdü ve doğaya uçtular. Sonra kırlangıç ikinci kez kuluçkaya yattı. Sevgili babaannem bu kuşun halini kendine benzeterek bir mani mırıldandı.

            Kırlangıç yuva yaptı evimize

            Mutluluk getirdi hepimize

            Ninni sesime karıştı sesleri

            Sevgi çoğalttı yüreğimizde!

    Babaannem ile dedem yaşlanmışlardı. Torunlardan okula giden ben Deste, Hüseyin, Kemal, Nebahat, Ülkü arkadaşlarımıza kırlangıçla evde birlikte yaşadığımızı anlatıyorduk. Ve büyük odaya arkadaşlarımızı getirip yıllarca hiç kimsenin dokunmadığı kırlangıç yuvasını gösterdik. Bu sevimli kuş yuvadan birçok yavru uçurdu doğaya, diye anlattı Deste.