Yazar & Okuyucu Paneli

Ölüm Kokusu

Sidar, Süveyda’yı bulmaktan korktuğu yerde bulmuştu. Elinde bir bıçak ile kırmızı leke’nin önünde oturuyordu. Ayak seslerini duydu. Sidar’dı bu, biliyordu. En dip köşeye oturdu Sidar.

“Sarhoş değildim. O gece sigara bile içmedim, ne alkolü. Her şeyi hatırlıyorum, anbean her şeyi. O kadar iğrenç bir adamdım ki. Onun saçını bile okşamadım. Hatta ellerim saçlarına değmesin diye gayret bile gösterdim Süveyda, yemin ederim! Utanç verici! Rezil bir adam! Rezil, kepaze bir adam! Zevk almak istemedim, sadece yaşansın istedim. Olsun işte, olsun ki... Olsun. Şimdi ne olsun? Yansın mı tenim? İste ateşe atayım bu bedeni! Söyle ne olursun, söyle ne istiyorsun? ”

Sidar, Süveyda ile göz göze gelmek istiyordu ama Süveyda yerinden kıpırdamıyor, başını tablodan başka bir yöne çevirmiyordu.

“Seni aynı çerçeveden görebildi. Ben sandım ki, bir tek ben, bir tek ben... Kalbindeki lekeye kadar, gözlerindeki nefese kadar görmüş seni. İyi de bu nasıl olur? Bu bana ait değil miydi? Bana bağış ettiğin tek şey değil miydi bu? Nasıl Süveyda, nasıl seni benim gözümden görebilir? Nasıl aldatırım seni? Nasıl ihanet ederim sana? Bunu hak ettim Süveyda. Benim Süveydam’ı nasıl ifşa ederim? Hırsız! Öldüreceğim onu. Neden kendi gözü ile bakmaz, neden kendi kalbi ile görmez? Aşağılık! Nasıl benim kalbimden esinlenir? Mahvedeceğim onu Süveyda. Al işte, gördün mü başımıza gelenleri. Sere serpe yaşarsan, gönlünü açarsan olacağı bu. Etraf hırsız kaynıyor. Hak ettim. Seni, Süveyda’mı kirletmeyi hak ettim. Nasıl olur da önlem almam, nasıl düşünemedim? Benim yokluğumu hissetmedin. Neredesin diye aramadın Süveyda. Hep gitmemi bekledin, öyle değil mi? Sonunda gittim işte. Mutlu oldun mu? Mutlu olacak mısın?” 

Sidar’ın bu durumu Süveyda’yı hiç etkilememiş gibi duruyordu. Hala uzun uzun tabloyu seyrediyordu.

“Beni ele veren kelimelerim olmadı bakışlarım oldu öyle değil mi, Sidar? Hiç düşündün mü Sidar, neden yıllarca yeşermedi dallarım? Neden filizlenmedi emek emek ektiğin tohumlar? Belki de bugüne dek beni kurtarmanın intikamını alıyorumdur senden. Mübalağ ediyormuşum, yahu ben ölüp dirildim mezarımdan söke söke, saçlarımı yola yola sürünerek çıkarttın.”

Süveyda’nın her yeni cümlesinde ses tonu biraz daha yükseliyor, öfkesini bastıramıyordu.

“Beni ölüme terk etmeliydin. Ben çoktan kararımı vermişken senin ne haddine benim seçimime karışmak? Farkında değil miydin söylesene? Sen aptal gibi ortak oldun. Aptal gibi her şeyin tam ortasına düştün. Aptal. Şimdi ise bunun farkına varıp intikam sırası bende dedin belki de.”

Derin bir iç çekti ve ona baktı.

“Bu çok başarılı bir oyundu. Tebrik ederim. Ama ben artık oyun oynamak istemiyorum, Sidar... Tam da böyle gecelerde diyorum, ölmek ne güzel olurdu. Sebepleri yorgan yapmıyorum vicdan dilenmiyorum, merhamet için kıvranmıyorum. Ah benim sığındığım suçlu ilan ettiğim bahanelerim, sebeplerim bir bir aydınlanıyor, yüzüme çarpıyor.”

Aziz’in sessizce onları izlediğini gördü Süveyda. Belki de başından beri buradaydı. Ayağa kalktı.

“Şimdi sondayız işte, her şeyin bittiği yerdeyiz.”


Süveyda bir gösteriye çıkmış gibi heyecanlıydı. Son sahnesini oynamak için Sidar’ın yanına yaklaşmasını bekledi. Sidar Süveyda’nın gözlerinin içine ağlayarak bakıyordu, kendinden önce delirmesinden çok korktu. Süveyda yerinde duramıyor, bir sağa bir sola yürüyordu.

“Her şeyin bittiği yer bu tablonun yanıymış meğer, ışıkları kapamayın. Biraz daha zaman verin, yeteri kadar düşünmedim. Sonumu. Sonumuzu. Sonları. Yine hazırlıksız yakalandım ama mahkumum bu sona, kabullenmeliyim. İlk defa farkındayım. Çaresizim. Bak onlara, çektikleri acıların intikamını yaşatanlardan layığıyla aldılar. Ben ise kelimelerin canına okudum. Oysa en masumu kelimelerdi. Hepsi şarkı oldu. Ama kimse o şarkıları okumuyor. Bu son yakışmadı, olmadı Allah’ım. Keske isyan edecek gücüm olsa, karşı koyacak kadar haklı olsam. Ama değilim, değilim! En fena sonlar benim. Gökyüzü yere inse hakkıdır. Yer göğe çıksa hakkıdır. Birlik olup sonumu hazırlayan derleyen toplayan herkes haklı. Emeklerinize sağlık. Onlara bu zevki tattırdığım için üzgünüm. İşte sonum. Benim sonum. İşte şimdi perdeler kapansın. Işıklar sönsün.”

Süveyda yorulmuşa benziyordu, nefes nefese kaldığını fark etti. Kilometrelerce koşsa bu kadar yorgun hissetmeyecekti belki. Sakinleşti ve tane tane konuştu:

 

“Haydi ölüm gel

Gel de öp yaşamımdan

Yanaklarım al al olsun

Sarıl bana sımsıkı

Kopar hayattan

Kalbim heyecandan

Atsın

Tut nefesimden

Gözlerim

Şaşkınlıktan açık kalsın

Korkutmadan gel

Güzel bir haber gibi

Neşeli bir sabah gibi gel

Haydi gel”

 

Aziz, Sidar’ın gözlerine yalvarır gibi bakıyordu. ‘Artık söyle, artık söylemen gerekir.’ diyordu. Sidar Aziz’i anlıyordu. Ama gerçekler ölümden fena sonuçlar getirmeyecek miydi? Emin olamıyordu. Süveyda’ya yaklaştı. O an ölümü kendi de istediğini hissetti. Aziz bu kargaşanın asıl amacını anlamıyordu. Bu bir tür oyun muydu? Neler oluyordu? Neden bu kadar genç, taze insan ölüme özenip duruyordu, hem de yaşamları boyunca. 

“İşte sonunda bir tutanağım kalmadı Sidar. Hep kuyular, hep uçurumlar. Hep ölümler, hep çığlıklar. Dışarda elini kolunu sallayarak mutlu olup yaşayan onca günahkar ve suçlu insan varken, neden zaman bir tek benim aleyhime işledi? Şimdi bana hangi kelime elini uzatır ve çeker beni ve kurtarır?”

“Olmadı. Biz bu yaşamak işini beceremedik, olmuyor. Belki ölümde daha başarılı oluruz?” diye sordu Sidar Aziz’e bakarak.

Aziz, Sidar’ın kararlılığını fark etti, ona engel olmak istedi. 

“Mehmet!” diye bağırdı Aziz.


Arkadan daha ince bir ses yükseldi.

“İtiraf ediyorum! Ben öldürdüm. Mehmet. Güzel Mehmet. Ben öldürdüm onu. Aylarca, yıllarca aradığınız o katil benim. Arayan kimdi peki, kimlerdi?”

Bu ağlamalı ses Leyla’nındı.

“Sen aradın, bir de ben tabi. Başka da ölümün kokusunu duyan dahi yoktu aslında. Ölümün kokusunu tanımak için diriyken nasıl koktuğunu bilmek gerek. Ve bir ölüyü koklamış olmak gerek muhakkak. Aradaki o koku farkı peki? Ölen ölmüş, yasayan yasamış. Bu halde kim nasıl bilsin ve hatta ezberlesin bu kokuları, ezberlesin ki, bir bağ kursun ve hatta farkı anlayabilsin. Bu saçmalık.”

Süveyda o ana kadar Leyla’nın orada olduğunu fark etmemişti bile. ‘Ölümümü bile elimden çalmak istiyor’ diye düşündü. ‘Leyla’nın Mehmet’i öldürmek istemesinde ne gibi bir amaç olabilirdi?’ Ona inanmıyordu. ‘Bu yaptığı saçmalıklardan sadece biriydi. Yine kendine uyduruk bir hikaye yazdı. Ona ölümümde yer vermek istemediğimi niçin anlamıyor?’ Süveyda, Leyla’nın ellerinin titrediğini fark etti.

“Ben öldürdüm işte... Bu parmakla, şu minicik parmakla yaptım. Nasıl bir anda patladı, görsen o an benimle gurur duyardın. Heybetli, koskoca bir adamı senin Leylan nefessiz bıraktı. Akıl alır gibi değil. Bu tetiği neden bu kadar hafif yaparlar ki. İnsan anlayamıyor, minicik bir dokunuş ile öldürdüğünü anlayamıyorsun bile. Halbuki biraz ağır olsa anlar insan. Can bu sonuçta, bu kadarını hak etmiyor mu? İnsan canı almanın son noktası bu kadar hafif bir tetiğe nasıl bırakılır?”

Öyle yanlış zamanlarda sustu ki Leyla, şimdi sokaklarda avazı çıktığı kadar bağırıp haykırsa nafile. Zaten bir tek susmayı becermişti. Tek marifeti olan susmayı da mahvetti bu gece. Süveyda, Leyla’nın acınası haline üzülmüyor, ona içinde büyük bir nefret büyüyordu.

Herkes birinin ölmesi gerektiğini hissetmişti diye düşündü Süveyda. ‘İşte herkes biliyor. Bir can isteniyor. Ama kim? Hangimiz hak ettik ölmeyi? En çok hangimiz zorlandık hayatta? Ben gönüllüyüm. Ölüme kendi isteğimle giderim. İzin verin ben gideyim. Ama sadece ben değilim’. 

Sidar kimsenin araya girmesini istemedi. 

“Bırakın, bırakın da bu yangın ikimize özel kalsın” dedi.

“Bende harcayacak can kalmadı artık. Çok karanlıktayız Sidar.” 

“Aydınlık var Süveyda, sana yemin ederim var. Ufacık bir delikte olsa ordan gelen bir ışık var, görüyorum. Görüyorsun. Yoksa neden kalasın bunca vakit? Yoksa nasıl değerdi gözlerimiz birbirine? Yoksa nasıl dudaklarımız tebessümle selamlaşırdı? Bırak büyütelim aydınlığı. Süveyda, her ne olursa olsun meftunum sana. Sen benim yaşam çiçeğim, sen benim ölüm fermanım. Gün yüzüne çıkabiliriz el ele. Ama Karanlık istersen de gelirim. Nereye istersen oraya gelirim.”

‘Söz sırası, söz hakkı bir türlü bana gelmiyor, oysa bu benim tablom.’ diye düşündü Aziz. Aziz artık kendine yer bulamadı sahnede. Aylarca sığamadığı bu çerçeveye girmek için çabaladığını anladı. Bu heyecanlı oyunun bir parçası olmak için elinden geleni yapmış, yine de yer edinememişti. Leyla’nın hakkı vardı. Bu çerçeve onu bir türlü kabul edememişti. ‘Şimdi alıp götürsem kim ne diyebilir ki? Belki Süveyda ardımdan gelir, belki bende bir yer bulmuştur kendine. Ama hakkım var mı Süveyda’ya tekrar yaşam sunmaya? O ölümü bu kadar arzularken tekrar yaşatma isteğime şiddetle karşı çıkacaktır. Hele ki Sidar hala burada, tam karşımdayken bu nasıl mümkün olur? Gelmese bile bu tablo bana, ömrümün geri kalanına yeter. Uzun düşünceler kurmama yeniden yardım eder. Süveyda benimle gelmese bile, ben onu zaten götürüyor olacağım. Bunu belki fark etmez bile. Sidar anlar. Ama beni durdurmaya hakkı olmaz.’

Tabloya doğru emin adımlarla yürümeye başladı Aziz. Aziz’in yaklaştığını gören Sidar ona sıra vermek istemedi. Süveyda’nın elindeki bu bıçağı almak istedi, ancak Süveyda engellemeye çabaladı.

Sidar bu sırada onun gözlerinin içine baktı:

“Hayat var gözlerinde ama ölüm de var. Gözlerinde nefes alan bir şey var, ama boğulan, donup kalan da. Öyle karmaşık ki, çözmek mümkün değil. Hapsediyor, kalıyorum orada. Onlara bakmak değil, onlarda kalmak istiyorum. Bakıp geçmek değil, orada yaşamak, orada ölmek istiyorum. Hayatı da ölümü de sevinci de acıyı da orada yaşamak istiyorum. Ömür boyu. Gözlerim gözlerine değsin. Bu karmaşıklık hiç çözülmesin. Birbirlerinde yaşasınlar. Bu sefer izin ver bize. “